30 Temmuz 2017 Pazar

Wonder Woman (2017)








Yönetmen: Patty Jenkins
Yazar: Allan Heinberg
Oyuncular: Gal Gadot, Chris Pein








Öncelikle bilmeyenler ve "merak edenler" için filmin adının Türkçe karşılığını açıklayarak başlıyorum. Oxford Sözlüğü'ne göre Wonder kelimesinin kökeni net bilinmese de muhtemelen Germenik bir kelime. Eski İngilizcede Wundor olarak yazılıyormuş. Anlamı ise "şaşılacak şey, mucize, hayret" demek. Fiil olarak kullanıldığında "merak etmek, hayret etmek" anlamlarına gelir. Yani karşımızda "Meraklı Bir Kadın" kahramanımız var.

Wonder Woman izledikten sonra tarifini yapmakta zorlandığım bir tat bırakıyor. Süper kahraman olan karakterimiz o kadar saf ve duru bir karakter canlandırmış ki muhtemelen devamı çekilirse -ki kesin çekilir- vizyondaki diğer süper kahraman filmlerinden farkı kalmayacak. İlk filmler hikayeye giriş yaptığı için her zaman farklı ve etkileyici olmaya adaydır, diyebilirsiniz. Haklısınız. Eğer karakterimizin saflığını, duruluğunu yani dünya için beslediği o temiz niyetleri iyi aktarmaya devam edebilirlerse çok güzel bir seyirlik olmaya devam edecektir.



Başrol oyuncusu Gal Gadot'un çok güzel bir kadın olmasını bir kenara koyarsak; gerçekten de karakterinin adının hakkını vererek oynamış. Amazonların yaşadığı bir dünyadan insanların yaşadığı bir dünyaya geçen herkesin hayretler içinde kalması ve her şeyi merak etmesi çok normal. Oyuncu da bu duyguları çok iyi yansıtıyor. Aslında insanların dünyası hakkında insanlardan daha fazla bilgiye sahip. Ancak teorik bilgi, pratik bilgi kadar etkili değildir. Bilgelik, sahip olduğun bilgiyi uygulayabilmenle alakalıdır. Zaman zaman bu tür sahneleri de görmekteyiz zaten. 

Chris Pine'ın canlandırdığı İngiliz casus karakteri ile Wonder Woman'ın uyumu ve ilişkisi de çok güzel işlenmiş. Romantik komedi türünü sevenlere de duyurulur. Komedi diyorum çünkü son dönemlerde yapılan bütün süper kahraman filmleri komik olmak zorundaymış gibi çekiliyor. Aslında anlayışla karşılıyorum ve destekliyorum. Wonder Woman filmi de sizi bir komedi filmi kadar güldürecek. Aksiyon açısından bir Batman, Superman, Spiderman, Ironman veya Thor beklemeyin. Aksiyon sahneleri sizi daha az heyecanlandıracak. Diyaloglar ve Wonder Woman'ın dünyaya bakışı sayesinde bence bu durum dengelenmiş. Aksiyon sahnelerinin heyecanlandırmama durumu çok da not kırılmasını gerektirmiyor. Bu gün itibariyle IMDb notu olan 7,9 tam hak ettiği bir puan. 7 üstü bir film ancak 8 üstü değil.



Bu arada küçük bir bilgi. Film, I. Dünya Savaşı yıllarında geçiyor. Bu yüzden Osmanlı İmparatorluğu'da filmde adı geçen, sahnesi olan ülkelerden. 

Ve o müziği... Aksiyon sahnelerini bir derece etkileyici hale getiren o müzik:



Wonder Woman film müzikleri Rupert Gregson-Williams imzalı olmasına rağmen bu müzik, Batman vs Superman filminin müziklerini yapan Hans Zimmer ve Junkie XL imzalı.

İlk olarak Batman vs Superman filminde bu ikiliye yardım ederken gördüğümüz Wonder Woman karakterini daha çok göreceğiz gibi. Bir çizgi roman karakterine daha süper kahramanlar film dünyasına adım attırıldığı için "hoş geldin" deyin.

-------------

"Eskiden dünyayı kurtarmak isterdim. Savaşa son vermeyi ve insanlığa barış getirmeyi. Ama sonra kalplerindeki ışığın içindeki karanlığı gördüm. Sonra da içlerinde, her ikisinden de olabileceğini öğrendim. Hangisini seçeceği kendilerinin vereceği bir karar. Buna hiçbir kahraman engel olamaz. Şimdi anlıyorum ki sadece sevgi dünyayı kurtarabilir."



29 Temmuz 2017 Cumartesi

Dunkirk (2017)

                                   ''Kazanmak değil, kaybetmemek zaferdi.''
                          
Yönetmen : Christopher Nolan
Yazar : Christopher Nolan
Oyuncular : Tom Hardy, Mark Rylance

         Filme giderken her sinemasever olarak benim de yüksek beklentim vardı. Bu beklentimin nedeni ise Nolan, Zimmer ikilisinin karşımıza bir savaş filmi ile çıkacak olmasıydı elbette.
Nolan sineması karakterden değil senaryodan beslenir. Sonunda ise sizi ucu bucağı olmayan düşünceleriniz ile baş başa bırakır. Film karşısında kendinizi çaresiz hissedersiniz. Dunkirk ise zaten yönetmen tarzı olarak karakterleri yüzeysel kalan fakat yönetmenin diğer yapımlarının aksine senaryo tarafından da etkilemeyen bir yapım olarak çıkıyor karşımıza. Bunun sebebi ise tarih filmi olması elbette. Hikayesi ve sonu belli. İnsanlar henüz biletlerini almadan o sahilden 300 bin askerin kurtulacağını biliyorlardı. İşte bu sebepten yapım Nolan’ın tarzının dışında kalmış.
Dunkirk için yönetmenin şu ana kadar tarihsel yaşanmışlığı en çok hissettiren savaş filmini bizlere sunduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Dunkirk'te bulunan 400.000 askerin içlerindeki o ufacık kurtulma umuduna tutunmaları, izleyicilere çok etkileyici ve gerçekçi bir şekilde aktarılmış. Karada, denizde ve uçakta çekilen sahneler seyircinin filmi ve anı hissetmesini sağlıyor.
Film için; ilk sahnesinden son sahnesine kadar hareketli, aksiyonun ve gerilimin filmin genelinde yüksek düzeylerde olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bunda sahnelerdeki görselliğin üst düzey olması kadar Hans Zimmer’ın film müziğinde bir başyapıt ''daha'' ortaya koymasının büyük payı var. Filmin müziği ilk dakikadan son dakikaya kadar kesintisiz devam edip sizi tetikte tutmayı o kadar iyi başarıyor ki kendinizi koltuğa yapışmış ve terler içinde bulabiliyorsunuz.

         
           Savaş filmlerinin insanlar üzerinde büyük etkiler göstermesinin başlıca sebebi dram faktörüdür. Dunkirk’te ise bu etkinin kaynağının dramdan ziyade gerilim ve görsel zenginliği olduğunu söyleyebiliriz. Fakat dramın her ne kadar arka planda kalmasına rağmen kendisini sahne bazında ani yükselmelerle sıkça hissettirdiğini söyleyebilirim.
Sahnelerdeki üstün görselliğe de bir parantez ayırmak istedim. O kadar gerçekçi ve ön planda ki film sırasında kendinizi istemsiz bir şekilde nefesinizi tutmuş bir halde bulabiliyorsunuz. Bunda yönetmenin payı çok büyük. Görselliğin bu kadar ön planda olmasında tabiiki de repliklerin sayısının ve uzunluğunun çok kısıtlı olmasınında payı var. Nolan’ın bir filminde ilk defa repliklere bu kadar az başvurduğunu görüyorum.


Sergilenen oyunculuğun ise ‘İlk deneyimi olan Harry Styles dahil’ gayet başarılı olduğunu söyleyebilirim. Burada bir parantez de Mark Rylence için açmak istiyorum. Rolünü o kadar benimsemiş ki replik ve mimikleri dışında seyircilere aklından geçenleri bile hissettirebiliyordu. Bu kadar büyük bir oyuncunun ilerlemiş yaşında keşfedilmesi sektör adına üzücü olmuş.
Son olarak film, benim ilk paragrafta bahsettiğim yüksek beklentimi yönetmenin tarzının dışında kalması nedeniyle tam anlamıyla karşılayamadı. Buna rağmen Dunkirk için senenin en iddialı filmlerinden biri olacağını kesinlikle söyleyebilirim. Hala sinemadayken bu görsel zenginliği ve yüksek gerilimi beyazperde de hatta imkanınız varsa IMAX’te izlemenizi şiddetle öneriyorum.


Imdb: 8.5                                                    Filmagnet : 8


26 Şubat 2017 Pazar

La La Land


Sinemaya olan tutkumu yaklaşık 1 yıl önce açtığım blog ile kaleme dökmeye başlamıştım. O sıralar hazırlık okuduğum için, yazmaya ve sinemaya ayırabileceğim bolca zamanım vardı, Fakat devamında kendi bölümüme geçmem ve daha kaliteli yazılar yazmak istemem nedeniyle yazılarıma yaklaşık 10 aylık bir ara verdim. Bu yazıyla birlikte haftada 1 filmin ayrıntılı incelemesini ve film eleştirisini yazacağım.
Bu gece Oscarlar sahiplerini buluyor.. Yıl olarak sinema bazında verimsiz geçen 2015 yılından sonra çok kaliteli yapımların olduğu bir yıl geçirdik. Oscara aday olmayıp en az olanlar kadar kaliteli de bir çok film vardı.
Bu yazıda benle birlikte bir çok sinemasevere göre yılın en iddialı filmi olan La La Land eleştirisi olacak. Diğer filmleri önümüzde ki haftalarda mercek altına alacağım. İyi eğlenceler.

La La Land

                 '' Birbirimize sürekli koşup durmamız çok garip, belki bir anlamı vardır.''

la la land ile ilgili görsel sonucu
Yönetmen: Damien Chazelle
Yazar : Damien Chazelle
Oyuncular : Ryan Gosling, Emma Stone

Son 2 aya kadar herkes ben dahil Oscarlara damga vuracak olan filmin Arrival olacağını söylerken yılın en iddialı ve en büyüleyici filminin yılın sonunda gelmesi büyük bir sürpriz oldu.
      Film, umutsuz anlarında yolları kesişen Mia ve Sebastianın hikayesini anlatıyor. İkisi de hayallerinin peşinden koşan ve onları gerçeğe dönüştürmek için hayatlarından vazgeçen 2 genç insan. Mia, hayalini kurduğu oyunculuğun merkezinde yıldız isimlerin müşteri olduğu kafede sıradan bir çalışandır. Sebastian ise girdiği her işte müzik sevgisi ve geleneksel jazz'a tutkusu olan bir karakterdir. Tutkusu nedeniyle hiçbir işinde tutunamamakta ve gelecekte kendi kulübünde bu müziğin ziyafetini verme hayallerine kapılmış durumdadır . Fakat iki karakterinde bu hayallerini gerçeğe dönüştürebilmesi için paraya ve şansa ihtiyaçları vardır. Bunu karşılamak için ise birbirlerinin sevgilerine ve hayallerine borçlanırlar.
      Filmin bu kadar sükse getirmesinin ve beğenilmesinin en büyük sebebi bana kalırsa karakterlerin samimiliği ve izleyenlerin bu samimiyete inanmasıydı. Bunda tabi ki de en büyük pay sahibi yönetmenlik kariyerinin başında olan fakat yaptığı 2 harikulade film ile geleceğinin ne kadar da parlak olacağını hissettiren dahi yönetmen Damien Chazelle’dir. Yönetmenin kendine has uzun soluklu sahneleri, müzikalle bütünleşince ortaya izlemeye doyamadığımız çok güzel sahneler meydana getirmiş. Özellikle filmin açılış sahnesi izlemeye doyamayacağımız bir görsellik sunuyor. Filmin şiirsel anlatımı, eşsiz müzikleri, renklerin çok güzel kullanılması, bazı yerlerde olağandışılık ile seyircileri heyecanlandıran rötuşlar mükemmele yakın bir şekilde kurgulanmış. Film sırasında bir ara filmden kopup kendi hayatınızı, geleceğinizi, geçmişinizi, aşklarınızı, üzüntülerinizi, mutluluklarınızı düşünüyorsunuz ve sizi filme tekrar çeviren ise bazı sahnelerde yüzünüzde kaliteli ve samimi tebessümlere, bazı yerlerde ise içten kısık bir kahkahaya sebep olan diyaloglarıdr.
      Ryan Gosling ve Emma Stone bu film ile 3. kez bir araya geldiler ve bence en başarılı ürünlerini de bu film ile ortaya koydular. Benim de çok beğendiğim iki oyuncu filmde tek kelime ile muazzam oynamışlar. İkilinin uyumu, gerek dans sahnelerinde gerekse filmin genelinde çok üst düzeyde. Böylesine romantik filmlerde belki de en önemli kriter başrolde ki iki oyuncunun birbirleri ile olan uyumudur. Bu filmde bu uyumu çok üst düzeyde görüyoruz. Öyle ki, her ikisi de Oscar'a aday gösterildi ve Emma Stone mutlu sona ulaştı. Emma Stone’u acemi bir oyuncu rolünü yaparken gördüğümüz sahnelerde o çaylaklığı ve toyluğu seyircilere çok güzel nakletmiş. 
      Senenin en iyi filminin tartışmasız La La Land olduğunu düşünüyordum. Olaylı geçen Oscar gecesinde yapımın büyük bir haksızlığa uğradığı kanaatindeyim. Sinema tarihinde 14 dalda birden aday gösterilen çok az film vardır. Eğer hala bu filmi izlemediyseniz mutlaka izlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum.


Filmagnet : 8.5 / 10                                    İmdb : 8.5 / 10